30 Ekim 2013 Çarşamba

Sınavlar, sınavlar, sınavlar…



Hayatımızın her yerinde sınav. Geçmeler, kalmalar, not vermeler, değerlendirmeler, karar vermeler... bazen en önemli şey haline gelir sınavlar. O iki dudak arasından geçecek olan karar sözcükleri her şeyden önemli olur. Her şeyi siler sadece ona odaklanırız. Kağıtta gördüğümüz puanlar o kadar önemli olur ki hayata dair her şeyden ödün veririz. Kısacası sonrasını biçimlendirmek için şu andan vazgeçeriz. Belirsizliğe yelken açmak adına gemideki her şeyi fırlatırız zamanın soğuk sularına.
Seni seviyorumlar, özledim bitanemler, canım acıyor anne çok sıkıldımlar, hadi bugünde dışarı çıkalım kafamız dağılsınlar zamanı değil sözcükleriyle yer değiştirir adeta. Hüzünler, özlemler, sevgiler, sevinçler, gözden düşecek iki damla yaş ertelenmiştir adeta. İtilmiştir bir köşeye öksüz çocuk gibi. Bir memurun bugün git yarın gel demeleri gibi suratsız yüzümüzle öteleriz onları sürekli. Tek derdimiz ygs puanındaki yükseklik, yerleştirildin yazısı, kpss puanındaki bize evet yaptın diye göz kırpan yüksek rakamlar atandın istediğin yer oldu yazan çıktı, yada ne biliyim işte sınavdan sonrası. Peki kaybettiğimiz onca anı, yaşayabileceğimiz onca zamanı etüt salonlarında, dershane köşelerinde, öğretmen peşlerinde geçirmenin bize sadece bir anlık tebessümden başka kattığı ne oldu? Sonrası için planlarımız ne? Atandık diyelim 2 gün sevinip sonrasında şu sözler dökülecek ağzımızdan; atandığım yer nasıl bir yer acaba, sorunlarla karşılaşır mıyım, ya öğrencilerimle iletişimimde sorun yaşarsam… ve daha niceleri. Herhangi bir üniversitenin herhangi bir fakültesine yerleşmekse amacım bu sefer ne olacak; buradan nefret ediyorum, ailemi özledim, bu meslek umduğum gibi değil ve daha neler neler… peki bunları aslında neden söylüyoruz hiç düşündünüz mü? Aşırı hayalperest yada hayatın fazlasıyla kötü olduğu için, olacak her şeyin bizi mutsuz edeceği içinde değil. Tek neden ‘MUTLU OLMAYI UNUTMUŞLUĞUMUZ’. Kendimiz okadar kapattık ki ders çalışmak adına, geleceğimiz adına iletişim kurmayı, mutlu olmayı, hayatı öylesine kabul etmeyi unuttuk. Hatta sevmeyi, sevilmeyi unuttuk, insanları dinlemeyi, sinemaya gidip sadece film izlemeyi unuttuk. Kronometrenin düğmelerine bağladık zihinlerimiz, ellerimizi kalemlerle kenetledik, ne olursa olsun bırakmam seni dedik Leyla olduk sınav kağıtlarına, mecnun olduk ders anlatımlarına, ferhatın dağları delmesi gibi koştuk dershanelere. Gerçekten sevdik sandık bunları, gerçekten ihtiyacımız olanın bu olduğunu sandık. Ama şunu atladık; insan tek yönlü değildir. Bilişsel ihtiyaçlardan öte duyuşsal ihtiyaçları vardır. Bunları karşılamadan yaşamanın imkansızlığını yaşayarak öğrendik. Bir kerede anlayacağımız coğrafi keşifleri 3, biyoçeşitliliği 5 kere okuduktan sonra anladık. Matematiğe ben seni anlamıyorum, seni sevemiyorum tripleri attık. Ama anlamadık bir türlü sorun onda değil bizdeydi. Sevmeyi unutmuş kalplerimizde… :D
Şimdi baştan başlayalım hadi. Seni seviyorum hayat diyin. Çıkın dışarı çiçeğe, böceğe, uçan kelebeğe, sizi sokan arıya, üşüten havaya, üzen sevgilinize, güldüğünüz arkadaşlarınıza seni seviyorum diyin. Duygularınızı doyurun. Kimse size tamamen hayatıda çalışmayı da bırakın demiyor. Sonra masanın başına geçin tekrar alın elinize kitabı yavaş yavaş sindire sindire çalışın. Sadece aradaki dengeyi koruyun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder